25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü başlayıp 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne dek süren 16 günlük aktivizm döneminde dünyayı umudun rengine boyamaya çalışan kadınlar seslerini yükseltiyor, eşitlik taleplerini daha gür seslendiriyorlar.

BM Kadın ve WHO verilerine göre, küresel düzlemde bakıldığında, çocukluk çağından başlayarak tüm yaşamları boyunca her 5 kadından 1’i (bazı ülkelerde 3 kadından 1’i) istismar ediliyor, 3 kadından 1’ine (bazı ülkelerde 2’si) partnerleri fiziksel veya cinsel şiddet uyguluyor.

Şiddet dendiğinde aklımıza ilk kadın kırımına dönüşen cinayetler ile gündemden hiç eksilmeyen tecavüz ve tacizler gelse de kadına yönelik şiddetin sınırları daha geniş. Evde, sokakta, okulda, işyerinde taciz edilmek, psikolojik ve ekonomik şiddete uğramak, herhangi bir kaynak veya imkanın erkekler lehine kullanımı, çevrim içi ve dışında ısrarlı takibe, siber zorbalığa maruz kalmak, iş yaşamında ve politikada camdan tavanlara çarpmak, erkeklere güllük gülistanlık sağlam kayalar üzerinde yükselen zirveler layık görülürken en zor zamanlarda, kaygan sırçadan zirvelere tırmanmak ve başarılı olmaya çalışmak, kısaca yeryüzünün her köşesinde, her dakika sürekli ve arsız bir ayrımcılığın öznesi olmak…  

Neredeyse bir yıldır hayatımızı bir bilim kurgu filminin setine dönüştüren COVID-19 pandemisi ise bir yandan kadınların süreci daha iyi yönettiği (Almanya, Finlandiya, Yeni Zelanda, Tayland)  gerçeğini tüm dünyanın gözleri önüne sererken, diğer yanda özellikle karantina günlerinde ev içi şiddetin %40 artmasıyla sonuçlandı. Kadınların bakım yükünün 3-4 kat arttığı, işlerini kaybettiği, kızların eğitime erişim imkanlarının kısıtlandığı, bir dizi kazanımın yitirildiği, eşitsizlik, ayrımcılık ve şiddetin körüklendiği bu dönemde toplumsal cinsiyet eşitliği ile şiddet arasındaki bağ da net bir şekilde ortaya çıktı. Kadınlara yönelik cinsiyet temelli şiddetle baş etmek ve şiddetsiz bir dünya yaratmak için hak ve imkanlar açısından kadın-erkek eşitliğinin şart olduğunun farkına varmamız, kafamızdaki kalıp yargıları, söylemimizi değiştirmemiz, dillere pelesenk olmuş “Erkekliğin Kitabı”nı cümle cümle hep birlikte yeniden yazmamız, politik yaşamda varlığımızı artırmamız, çalışma yaşamına daha fazla ve daha uzun süre katılmamız gerekiyor. Zorluklardan zaten yılmıyoruz, sinmiyor, korkmuyoruz. Biliyoruz ki, en karanlık geceler de pırıl pırıl bir güneşle sona erer. Ve tam da bu nedenle, 16 günlük aktivizm boyunca eşitliğe ilişkin umudumuzu, kararlılığımızı ve dayanışmamızı göstermek, paylaşmak, çoğaltmak için tüm dünyayı güneşin rengi turuncuya boyuyoruz.

Sokaklara çıkamasak da, hep birlikte sosyal medyanın gücünü kullanalım, turuncu paylaşımlarla şiddete karşı omuz omuza duralım, cinsiyet ayrımcılığına ilişkin farkındalığı artıralım ve eşitlik talebimizi haykıralım.

Z. Gül Üstün